Bulantı
Jean-Paul Sartreın ilk romanı olan Bulantı, Alain Roquentin adlı kahramanının günlüğü biçiminde yazılmıştır. Uzun yolculuklardan sonra, on dokuzuncu yüzyılda yaşamış birinin hayatını araştırmak üzere Bouville kentine dönen Roquentin, yalnız bir insandır. Günlük tutmaya başlamasına neden olan tuhaf bir değişim geçirir. Çevresindeki nesneler karşısında bulantı duymaya başlar. Nesnelerin adları, anlamları, üzerlerindeki çizgiler kaybolmaya başar. Bu, Roquentinin daha önce üzerinde hiç kafa yormadığı bir durumla, varoluşla yüz yüze bırakır. Dünya yüzündeki bütün nesnelerin cilasını yitirdiği, ürkütücü çıplaklıkla kitleler olarak kaldığı duygusu, Roquentini bir özün olup olmadığı sorusuna götürür. Eylemlerinden arındığında, insan, niteliklerinden sıyrıldığında nesne nedir? Jean-Paul Sartreın 1931 ile 1938 yılları arasında yazdığı Bulantı, varoluşçuluğun temel kitaplarından biridir.
Baskılar2
Bu eserin yayımlanmış baskıları. Bir baskıya tıklayarak yayınevi, ISBN, sayfa sayısı ve basım bilgilerini görebilirsiniz.
Düzenleme Geçmişi
Yükleniyor...
Puanlama
Yorumlar(25)
Tüm puanları gör (267)okuması hayli zor kitaplardan fakat varoluşçuluk felsefesi zemini üzerine okunduğunda düz bir bilginin nasıl ustaca hikayeleştirildiğini görüyoruz. beni en çok etkileyen kitap içerisindeki cehennem tasviri oldu, jerome bosch triptiğinden beri rastgeldigim en buz gibi cehennem buydu.
Bireyin kendini toplumdan soyutlamasını en güzel haliyle anlatan bir kitap..Sartre düşüncelerinde sonuna kadar da haklı bence..
Kitaptan sıkılacağımı düşünüyordum ama öyle bir şey olmadı; çünkü günde 50 sayfa okuyarak ilerledim. Zaten fazlasını istesem de okuyamadım. Baş ağrısı yaptı ilginç bir şekilde. Bu tabii romanın hakkını vermeye çalışmakla ilgili. Okumayanlar da bir romanda hikaye ve sürükleyiciliğe önem veriyorsa uzak dursunlar. Ama ilginç düşünceler ve farklı bakış açıları ile tanışmaktan zevk alıyorsanız okuyun. Ağır ağır okuyun.
Denildiği gibi bende bir "Bulantı"ya sebebiyet vermedi; aksine hak verdim roman kahramanına... Okuyun, okutun...
Çevirisi çok kötü, kesinlikle Can yayınlarından okunması lazım
işkence,devamlı gezip ,duvardaki pisliğine kadar varoluşuyor,olmıyacağını bile bile çözümlemeye uğraşıyor,vs.Ama otobiyograikse nispeten biraz tat bırakıyor ağızda..
Sartre'yi ilk Jean Genet "Gülün Mucizesi" kitabını okurken farkettim. Hırsızlıktan müebbet yiyen bir adamın hapishanede yazdıklarını destekleyen ve dönemin Cumhurbaşkanına onun aftan yararlanması için dilekçe yazan yazardı Sartre. Sonra onu merak ettim ve "Bulantı"yı okuma maceram böyle başladı. Yaşanmışlıkları olan insanların yazdıklarını, hayatın tüm gerçeklerini çıplaklığıyla önüme koyan bak bu da var diyen yazarları seviyorum Genet bende böyle bir izlenim bırakmışken Nobel ödülünü reddeten bu şahane yazarla ilgili dikkatimi çeken bazı noktalar var mesela; Babasını 1,5 yaşında kaybeden Sartre ”Babam ben bir buçuk yaşımda iken ölme nezaketini göstererek, beni baba otoritesi yükünden kurtardı” diyerek aile, toplum, ulus vs. gibi değerlere karşı isyanını dile getirmiştir.Bir başka detayda; bir ara “Bulantı”yı yazdığı sıralarda bunalımlı bir devre yaşamış ve alışkanlık yapmadığı savunulan ve 4-12 saat etkili olan bir sanrı uyandırıcı Mescalin’i kullanmıştır.Görsel sanrılar eserlerine yansımış ve Sartre’a psikolojik şoklar yaşatmıştır. Sartre; felsefi düşüncelere radikal değişiklikler getiren varoluşçuluğun önemini vurgulayan yazarlardandır. Sartre'ye göre İnsan sadece vardır. Belli bir amaç gözetilerek yaratılmamıştır. İnsan oluşurken bir taslak belirlenmemiştir. Önce varolur sonra kendi kendini gerçekleştirir. Yani kendisini nasıl yaparsa, öyle olur.Sartre görüldüğü gibi kaderciliğe inanmıyor bu nedenle Nietzsche gibi Ateist olduğu yönünde düşünceler olsada kitabındaki kahramanına söylettirdiği "Bütün insanların evet bütün insanların hayranlığa eşdeğer olduğunu biliyorum. Sizde hayranlığa değersiniz bende. Tanrı'nın yarattıkları olmamız bakımından tabi". Bu söylem bizde ki Yunus Emre'nin "severim yaradılanı yaradandan ötürü"ile eşdeğer.Varoluşçuluk kavramı ile de Ateistliğe olmasa da Deistliğe daha yakın görünüyor. Bulantı adlı eserinde varoluş çabası içindeki bir adamı anlatıyor. Kahramanımız dünyanın anlamsızlığını, yüreğinde bulantı duyacak derecede açık seçik görebilen, ama bu gerçek karşısında yaşamını değiştiremeyecek kadar uyuşuk bir adamdır.Kinyas ve Kayra'yı okurken resmen hiçlik duygusuna kapılmıştım ama burada öyle değil hiçlik yok aksine herşey var.Evet her şey anlamsız ama her şey varolduğu için anlamsız. Bizde varız ama bunun için sebep yok.Kitapta hep bir sorgulama var mesela elim burada ama neden burada, kolum burada ama neden burada sonra bakıyor elim kolum sebepsiz yere burada falan:) Varoluşuna sebep arıyor ama bulamıyor var ama varoluşunun sebebi yok falan:) Bir kitap okuyucusuna bu kadar ulaşırdı tebrik ediyorum okurken bende de bir "bulantı" oluştu:) Zaman zaman bende öyle düşünmüyorum dersem yalan olur:) Sonra dedim ki kendi kendime demek ki bende varoluşçuluğu savunan bir kişiliğim yıllardır hayatın tanımını yaparken "hayat; anlamsızlıklar içinde anlam arama sanatıdır"diyordum. Sonra kendime geliyorum "varoluşumu başka varoluşlarla anlamlandırmadan var olmak çok saçma" deyip tüm anlamsızlıklaştırdıklarımdan vazgeçiyorum. Kitabı okurken kafam gitti geldi bunalıma girdim Sartre okumak yanında Eco masal kaldı:) Kitaptan altını çizdiklerim: -Gövde, bir kere yaşamaya başlayınca, bu işe kendi kendine devam edip gider. Ama düşünce öyle değil. Düşünceyi ben sürdürür, ben geliştiririm. -Birisini sevmeye kalkışmak, önemli bir işe girişmek gibidir, bilirsin. Enerji, kendini veriş, körlük ister. Hatta başlangıçta bir uçurumun üzerinden sıçramanın gerektiği bir an vardır. Düşünmeye kalkarsa atlayamaz insan. Bundan böyle artık bu gerekli sıçrayışı yapamayacağımı biliyorum. -Topluluk içinde yaşayanlar, kendilerini, arkadaşlarına nasıl görünüyorlarsa aynalarda tıpkı öyle görmeyi öğrenmişlerdir. Benim arkadaşım yok. Tenimin bunca çıplak olması acaba bu yüzden mi? Buna insansız doğa denebilir. -Tutkum ölmüştü artık. Yıllarca onunla dolup sürüklenmiştim, ama şimdi içim bomboştu. -Bu sevinçli, akıllı uslu insan sesleri arasında yalnızım. Bütün bu adamlar; vakitlerini dertleşmekle, aynı düşüncede olduklarını anlayıp mutlululuk duymakla geçiriyorlar. Aynı şeyleri hep birlikte düşünmeye ne kadar da önem veriyorlar. Bakışı içe dönük, balık gözlü, kimsenin kendisiyle uyuşamadığı adamlardan biri aralarına karışmaya görsün, suratları hemen değişir. -Anılarımı şimdiden türetiyorum. Şimdinin içine fırlatılmış, orada bırakılmışım. Geçmişime yeniden dönmek istiyorum ama tutsaklığımdan kurtulamıyorum. -Gizli kapaklı şeyler, ruh halleri, anlatılmaz duygular istemiyorum artık. Ben ne papaz, ne kız oğlan kızım, iç hayatım diye tutturamam. -Bir şey sona ermek için başlamıştır. Serüven uzamaya gelmez, ona anlam veren ölümüdür yalnız. -Benim bildiğim, nesnelerin insana dokunmaması gerekir. Çünkü canlı değillerdir. Aralarında yaşar, onları kullanır, sonra yerlerine koyarız. Onlar sadece yararlıdırlar. Oysa bana dokunuyorlar. Çekilmez bir durum bu. Onlarla bağlantı kurmak korkutuyor beni. Sanki hepsi birer canlı hayvan -Bizi, birbirimizden ayıran gerçeği kavradım birden: Onun üzerinde düşünebileceklerim ona erişmiyordu; romanlarda görülen ruh biliminden fazlası elimden gelmiyordu. Oysa onun yargısı beni bir kılıç gibi biçiyor ve varolma hakkımı bile sorguya çekiyordu. -Şimdi var olandı; şimdi olmayan hiçbir şey varoluşmuyordu. Geçmiş var olan bir şey değildi. Hem de hiç değildi. Ne eşyada, hatta ne de düşüncemde var oluşmuyordu. Kendi geçmişimin benden kaçmış olduğunu çoktan beri anlamıştım.
Nasıl bir kitap okumalıyım? Bu soruyu okuma ihtiyacımızı gidermeden önce kendimize mutlaka sormamız gerekiyor. Zira yanlış zamanda okunan kitaplar okunması gereken zamanda bıraktığı etkiyi bırakmıyor üzerimizde. Hal böyle olunca hem zaman koflaşıyor , mantar gibi şişiyor hem de doğru zamanlanmayı yaptığımız takdirde alacağımız verimi bile bile düşürmüş oluyoruz. Okundu diye yaftaladığımız pek çok kitaba dönüp bir daha bakmak gelmiyor içimizden. Bulantıyı okumadan önce ona ihtiyacınız olduğunu duyumsayın ve araştırın.Ufak bir zamanlama hatası onu yarıda bırakmanıza sebep olacaktır, özellikle çocuk okuyucu kitlesindeyseniz. Türk okuyucusunun, tipik örneklerinden biri benim, Felsefe ile alakası çok da iyi sayılmaz. Varoluşun, varoşumanın içinizi bulandıracak kadar tekrar edildiği bu kitap maalsef Felsefeyi daha çok, ilginiz dışındaysa, sevmenize olumlu katkı yapacak değil. Çoğu insanın içine düştüğü boşluk duygusunun irdelenmesiyle ortaya çıkan yeni boşluklara;duyulara dopamin etkisi yaratan yalnızlığın ipin ucunu kaçırdığında nasıl pervasızca dolup arsızca işgal ederek yerleştiğini seyrediyosunuz kitap boyunca. Modern insanı özgürleştiriken tutsak eden matbu hayatların ve anlayış ve algılayışlarımızın benzeşip ayrıştığı noktaların benlik üzerinden sorgulandığı, toplumun kendine sorması gereken soruları bireyin kendine sorup cevap aradığı ateist bir günce. Hep derim yalnızın dostu şeytandır. Artık bir dostunuz daha var Sartre. Bu yoruma rastladınız ama yine de kitabı okumak istiyorsunuz çok endişe etmeyin 259 sayfa aynı tonda ilerlemiyor. Bir şans verin derim ben . Belki benim anladığımdan daha çok şey anlarsınız ve beni de aydınlatırsınız.
Geçtiğimiz yüzyıla damgasını vuran Sartre'nin varoluşçuluk düşüncesini 'Bulantı' ile az buçuk kavradığımı söylemem mümkün. Daha önce okumuş olduğum üç kitabı yüzeysel olarak varoluşçuluk hakkında fikir sahibi olmamı sağlamıştı fakat Bulantı ile fikir gelişimini sağladı ve meyve verebilecek duruma geldi. Geçtiğimiz nisan ayı gibi alıp okumamı yarıda bıraktığım Bulantı'yı elime ikinci alışımdan sonra beş üzerinden beş gibi bir değerlendirme yapmam benim için de beklenmedik oldu. Neyse, ayrıntı yığınlarını geçip kitabın okura vermeye çalıştıklarını aktarmaya çalışayım. Fransa'nın burjuva kenti Bouville'de bir kütüphanede, Rollebon adında önemli biri hakkında araştırma yapan tarihçi Antoine Roquentin, araştırması nedeniyle burada ikamet etmektedir. Yaşadığı hayatın olabildiğince tek düze olduğunu fark eden Roquentin yalnızlığının sürüklediği bir düşünce denizinde boğulmaya başladığını fark edip bir günlük tutmaya karar vermiştir. Biz de onun içindeki karmaşayı kaleme aldıklarından öğreniyoruz. Roquentin bir akşam denize taş atarken yaşadığı histen sonra nesneleri ve insan bedenini, daha önce kavradıklarından farklı bir algıyla kavramaya başlamaktadır. Nesneleri ve kendi bedenini tüm çıplaklığıyla inceleyip, olabildiğince ayrıntıya inmeye çalışan Roquentin çevresinde duyumsadığı her şeyi karanlık ve tiksinti verici buluyor. Bu sırada kendi araştırmasını sürdürürken, geçmişte sevgilisi olan Anny'den gelen mektupla kafası iyice dağılır ve araştırmasını yarıda bırakır. Bu sıralarda Roquentin varoluşma sürecine girdiğini düşünmekte ve nesnelerinde varoluşmaya başladıklarını ve kendisi de dahil olmak üzere varoluşmaya başlayan her şeyin fazlalık olduğunu düşünüp kendinden, insanlardan ve nesnelerden tiksinmeye başar. Roquentin her şeyin çirkin ve umutsuz olduğunu düşünmeye başlar, bunların hepsi bir bulantı gibi içini kapsar. Onun bulantı adını verdiği şey varoluş düşüncesinin içini pense gibi sıkması, yirminci yüzyılın kentli insanın tipik mutsuzluğuyla kapana sıkıştırılmasıdır. Nesneler bir köşede dururken varoluşlarını kazık gibi çakıldıkları yerden değiştiremeyeceklerine göre Roquentin kendi varoluşunu sorgulayıp bu iç sıkıntısından kurtulmaya çalışıyor. Jean Paul Sartre'ye bu kitabı okurken tekrar hayran kaldığımı söylemem lazım. Layık görüldüğü nobel ödülünü reddeden Fransız Aydını inanılmaz bir tasvir gücüne sahip. Kişilerin davranış biçimlerini inceliyişi olsun, nesneleri ele alış biçimi olsun hayran olmamak mümkün değil. Bulantı'yı okuduktan sonra çevrenizdekileri inceliyiş biçiminizin bile değişmesi muhtemel. Hele yaşadığınız hayatı biraz olsun anlamsız buluyorsanız, Roquentin'in hissettiklerine kapılmamanızı dilerim. Bulantı çok güçlü bir eser olarak Sartre'nin varoluşçu düşüncesini sürdürmeye de en güçlü edebi eser olarak görünüyor. Kitapta not edilmesi gereken çok şey var fakat ben ancak bir kısmını yayımlıyorum; "Ters dönmüş, kanlı ve şişmiş haliyle vagonun içinde, şu gri gökyüzünde salınıp duran bu karın, bir banket değil. Sözgelimi bu, taşmış bir ırmağın gri renkli sularında, karnı ters dönmüş, şişmiş ve suyun akıntısına kapılmış ölü bir eşek de olabilir. Ben de eşeğin karnına oturmuş ve ayaklarımı duru suyun içine sokmuş olabilirim. Nesneler, adlarından kurtuldular. Kaba, dik kafalı, koskoca görünüşleriyle buradalar; onlara banket diye ad takmak ya da onlarla ilgili herhangi bir şey söylemek budalalık gibi görünüyor." "Bütün bunların özü olumsallıktır. Yani varoluş zorunlu değildir demek istiyorum. Var olmak burada olmaktır sadece, var olanlar ortaya çıkarlar, onlara rastlanabilir, ama hiç bir zaman çıkarsamayız onları...... Şu bahçe şu kent, ben kendim, her şey temelsiz ve nedensizdir." "Ya şu kök? Onu da toprağı paralayan ve besinini ondan koparan yırtıcı bir pençe gibi görmem gerekecekti." "Ben daha çok... bana verilmiş, hem de bir hiç için verilmiş hayat karşısında şaşırmış durumdayım."
Alıntılamak,özetleyicidir. '' Bu cümleyi düşünmüştüm;başlangıçta,benden bir parça gibiydi.Oysa şimdi kağıdın üzerinde yer almıştı,bana karşı duruyordu.Artık tanımıyordum onu.Onu yeniden düşünmek bile elimden gelmiyordu.Orada karşımdaydı;kaynağını gösteren bir belirtiyi aramam boşunaydı. ''
çok severek okudum, tahminimden daha çok beğendim.
Açık ara okuduğum en sıkıcı kitaplardan biri olabilecekken yazılış tarzıyla nispeten yırtan bir kitap. Nedir o yazılış tarzı? Tek karakter üzerinden yazılan bir hikaye. Anlatıcı merkezde ve onun başından geçen somut olaylar anlatılıyor. Geçtiği sokaklar, içtiği, yediği, yattığı filan. Burası önemli bak, somut olaylar anlatılmasa; bilinç akışı adı verilen o sıkıcı teknikle yazılsa kafayı duvarlara vururdum bu kitabı okurken. Pınar Kür' ün Asılacak Kadın isimli bir kitabı var, okurken bir beddualar ettim ki Ulu Odin' in Darth Vader' e ettiği beddualar solda sıfır kalır. Selahattin Hilav gibi bir usta çevirmiş Allah' tan yoksa bu kitap başka bir yayınevinden çıksaydı ziyan olurdu. Şu kitabın çevirisine Can Yayınları kaç para istese analarının ak sütü gibi helaldir ayrıca. Antoine Roquentin isimli birinin günlüğünü okuyorsunuz aslında. Konuya çok değinmiyorum zira zaten pek önemi de yok. Canı çok sıkılan bir adam bu Roquentin. Karıya kıza gitse belki düzelirdi ama Sartre hiç o taraklarda bezi yokmuş gibi davranıyor. Simone De Beauvoir(Bunu bakmadan yazabiliyorum. Bir erkek bir bunu bir de Nietzsche' yi bakmadan yazabiliyorsa net abazandır. Kendimden biliyorum) ile yaşadıklarını da biliriz Sartre ya neyse. Adamın can sıkıntısı sizin bildiğiniz tarzda tribal bir enfeksiyon değil elbette. Bizim Roqu, hayatın anlamsızlığını net şekilde gören dahası günlüğüne yazdıklarıyla da bunu size de yer yer gösteren bir adamdır. E hayatın anlamsızlığını, dahası gereksizliğini fark eden bu adam haliyle hayata karşı bir iğrenme duymaya başlar. İşte bulantı meselesi özetle budur aslında. Ya tamam da kitap tam olarak ne anlatıyor diyenler olabilir. Ben okuduktan sonra uzun süre dedim çünkü. Varoluşçuluk nedir diye merak edip bir şeyler okuyorsun, bekliyorsun ki masa nedir sorusunun cevapları gibi cevaplarla karşılaşasın ama nerede... Şimdi Antoine Roquentin için hayatın anlamsız olduğunu bir anlayalım önce. Adam olan biten her şeyin boş olduğunu söylüyor. Yalnız hiççilikten bahsetmiyoruz burada, ondan bahsettiğini savunanlar da var da bence bahsetmiyor. Evet her şey anlamsız ama her şey var olduğu için anlamsız diyor Antoine Roquentin. Antoine Roquentin varız diyor yani ama bunun için sebep yok diyor. Elim burada ama sebepsiz yere burada, kolum burada ama sebepsiz yere burada, bacağım burada ama sebepsiz yere burada... (neyse uzuvlara devam etmeyeyim daha fazla) diyor. Dikkat et şimdi vitesi 2' ye alacağız çünkü(ehliyetim de yok bu arada ama korkma araba da kullanamıyorum zaten); Hangi kaynağa gidersen git varoluşçuluğu araştırırken Sartre' a illa ki denk gelecek ve onun; ''varlık özden önce gelir.'' sözüne rastlayacaksın. Anladın mı sözü? Anlamadın tabii. Tanrı beni yaratmadı benim varlığım özümden de önce vardı diyor kafir! Varlığım vardı ama özümü ben oluştururum diyor. Benim yaptığım her eylem her seçim beni oluşturur özgür irademle diyor. Yemin ederim yazarken yoruluyorum okurken ne çektim sen düşün. Ulan Camus' u bu yüzden daha çok sevdim işte hep. Tertemiz pırıl pırıl anlatıyor ne anlatıyorsa Yabancı kitabında. Üstelik bir de hatun götürüyordu Meursault. Roquentin' in ise mastürbasyon yapmaya mecali yok bana sorarsanız. Bizim Roqu bir cisme tekme mi atıyordu yoksa ona benzer bir şey oluyordu tam hatırlamıyorum ama sonrasında yok efendim niye oraya gitti de buraya gitmedi diye düşünüp duruyordu. Roqu kendi de dahil olmak üzere her şeyin neden orada, öyle olduğunu sorgulamaya başlıyor. Ama bir yandan da varoluşuna bir anlam arıyor tabii bulamıyor, yalnız sorumluluk duygusunu da hissediyor. Çünkü o var, varlığının etkileri var ama nedeni yok. Nasıl bulanmasın lan adamın midesi, beyni? Burayı cidden dikkatli oku yalnız: Sartre' a göre insan olan biten her şeyden sorumludur. İnsanı yaptıklarıyla kendi özünü oluşturur. İnsanın varolması için hiçbir neden yoktur ama insan vardır ve bu düşüncenin altında ezilir insan. Varlığına anlam yüklemeye çalışır, ama böyle bir anlam yoktur. Anlamsız şekilde varolan insanın bu anlamsızlığı fark etmesini anlatır işte bu kitap özetle. Kitap neden önemlidir? Çünkü varoluşçuluk düşüncesini bir hikayenin içine bu kadar güzel yedirebilen dahası, varoluşçuluğu bu kadar kapsamlı şekilde anlatabilen ilk ve belki de tek romandır.
Varoluşçuluğu sevdiren kitap. Aynı zamanda kapağıyla bu kadar uyuşan bir kitap görmedim diyebilirim. İstediklerini anlatmaya henüz kapağından başlıyor. Kapak resmini beğenmediyseniz kitaptan da uzak durmanızı tavsiye ederim. Bazı kitaplar vardır; okuyucu ya çok sever ya da hiç sevmez, ortası yoktur. En güzel örneklerinden biri de Bulantı'dır bu durumun kuşkusuz. Anlaşılacağı gibi ben çok sevenler grubundanım. Ya siz?
kitap bittiğinde resmen mide bulantısı yaşadım. okurken çok sıkılmıştım. ama yine de başarılı olmaması düşünülemez ne de olsa Sartre
çeviriden olsa gerek beğenmedim yarım bıraktım...
Beni aşan kitaplardan birisi oldu Bulantı. İlerleyen yıllarda bir daha denemek lazım belki de.
Bence bu romanı varoluş felsefesinin temeli sayılacak kadar kült hale getiren en önemli etkenlerden biri de varoluşçuluğu yalnızca bir fikir değil, baş karakterin yaşamsal deneyimi olarak ele alması. Roquentin’in bireyi sınırlayan toplumsal yaşama duyduğu tiksintinin kendi bedenine kadar ulaşması ve insanın kendisine bir madde gözüyle bakıp bu derece yabancılaşması öyle iyi ifade edilmiş ki daha önce başa gelmişse işte bu dedirtiyor. Kitabın en etkileyici kısmı varoluşçu Roquentin’in hümanist Otodidakt ile olan görüşmeleri bence. Bir tarafın baskın çıkmaya çalıştığı diğer tarafın –doğal olarak- umursamadığı iki zıt görüşün karşılıklı diyalogları ve hareketlerini okurken çok keyif aldım. Fakat tüm anlaşılabilir dile indirgenmiş sadeliğine rağmen ağır sayılabilecek bir kitap. Özellikle kimlik bunalımı yaşayan birinin bu kitabı okuyup da kafayı kırmaması biraz zor. Yine de şöyle bir 50-60 yıl öncesinde yaşanıp okunsa daha çok etkisinde kalınırdı şüphesiz, bu çağda biraz zor tabi.
Yazarı kafasında ne varsa hiç bir filtrelemeye ihtiyaç duymadan yazıya dökmüş, okuyanın zihnini kâh yoruyor, kâh bulandırıyor, bazen de sıkıyor ama yinede çevremize ve hayata Değişik ve anlaşılmaz bir zihnin penceresinden bakmak ve düşünmek için denemesi faydalı bir macera.
"saat üç kimene göre geç kimne göre erken" bu ara da saat üç daha erken ...
insan davranışları ile ilgili çıkarımlar gerçekten ilgi çekici.... insanları anlamak için birebir.
Askerde okunacak bir kitap değil nitekim bulantının içindesiniz. Felsefik geliyor, yoğunlaşmak gerek. Sık sık kütüphaneye bırakıp geri almıştım...












