Kusursuz bir dil ve hiç dinmeyen bir hız var bu kitapta. Heyecanlandıran, hep daha fazlasını istemenize sebep olan buluşlar da cabası. En çok dilinin üzerinde durmak gerek tabi: Çok kuvvetli, büyüleyici bir dili var, benzetmelerin tadı hala damağımda. Sıradan, düz bir anlatım biçimi kullanmadığı anlarda şaha kalkıyor bu dil. Bu açıdan kimi okuyucu için anlaması zor olabilir. Benim yaptığımı yapıp uzun bir okumaya dönüştürmeyin sakın çünkü kitabın hızı süratli bir okumayı talep ediyor ve kitap böylece asıl doygunluğuna ulaşıyor. Ben yarısına kadar iki haftada geldim (tamamen benim tembelliğim tabi), kalan yarısını da bir gecede okudum. Müthiş.
Temel olarak, sözcüklerin birbirleriyle konuştuğu bir tiyatro metnine benziyor. Belirli bir kurgu yok. "siz" ile "sen" atışabiliyor mesela bir sahnede ya da başka bir sahnede "hadi görüşürüz"ün duygusuzluğundan dem vurabiliyor diğer sözcükler. Böyle bakınca bir hayli eğlenceli ve farklı bir kitap gibi durabilir ama öyle değil. Bu denli ilginç bir fikir kitap boyunca heba oluyor. Baştan sona sıkıcı. Sözcüklerin arasında geçen konuşmaların ilgi çekici hiç bir yanı yok. Tamamıyla diyaloglardan oluşan metnin belirli bir kurgusu olmadığı için her şey birbirinden kopuk. Sarraute, “yeni roman” akımının temsilcilerinden olduğu için bu kitabında da ana akımın anlatım yönteminden ziyade kendi benimsediği farklı bir anlatım yöntemi uygulamış olabilir. Bildiğimiz, beklediğimiz, alıştığımız anlatım yöntemini parçalamak için giriştiği bu biçem, ilgiyle okunabilecek konuyu okunmaz hale getirmiş sanırım. Çevirmene suç bulacağım ama Aysel hanım işinin ehli: Andre Gide, Milan Kundera, Balzac, Sartre dahil bir çok yazardan kırkın üstünde kitap çevirmiş. Hülasa, okumayın sevgili kariler, 94 sayfa da olsa çekilmiyor.
Etkileyici bir metindi. Sahnede izlemeyi isterdim.
Her öykü bir hale yayıyor, kısacık olmalarına rağmen zihninize bir devam bırakıyor; Barış Bıçakçı öyle güzel, öyle gerekli ayrıntıları seçiyor ki siz gerisini rahatlıkla tamamlıyorsunuz. Barış Bıçakçı büyük bir yazar, onun edebiyatı sadeliğin de erişilmez olabileceğini gösteriyor.
Çok kötü bir kitap. Kitap boyunca ana roman kişisi İsmail'in zihninden geçenleri okuyoruz ama bunlarda insanı meraka sürükleyecek hiç bir şey yok. Tamamıyla sıkıcı. Kitaba dair söylenebilecek, onu da zorlayarak söyleyebiliriz, en iyi şey: İsmail zihninde başka bir İsmail'le konuşuyor, bu da nadiren ilginç konuşmalara sebep oluyor.